Stüdyodan
Kendi havası
Bu sayfanın başındaki sabah: her ota, her yaprağa esen tek bir rüzgâr; sen okurken yükselen bir sis; bir de karanlık basınca lambasını söndürmeyen bir ev.

Stüdyo sitelerinin çoğu broşür gibidir. Okursun, çıkarsın; sen oradayken hiçbir şey olmamıştır. Biz bizimkinin bir yer olmasını istedik: sen gelmeden önce de havası olan, sen gittikten sonra da o havayı koruyan bir yer.
Bu yüzden sitenin en üstünde, bir nehir vadisine bakan küçük bir çayır var. Sabahın erken saati, yağmur yeni dinmiş. Bir sakura ağacı, taş bir fener, verandalı bir ev, toprağın aşağı kıvrıldığı kenarda kırmızı bir torii ve ağacın altında oturan Sensei. Hiçbiri fotoğraf değil. Her taşı, her kiremidi bu sayfa için yapıldı; acele etmeden, içinde durulabilecek bir yer gibi hissettirene kadar.
Tek bir rüzgâr
İşe rüzgârla başladık, çünkü bir çayır dediğin büyük ölçüde rüzgârdır.
Rüzgâr bir tane. Otlar, çiçekler, savrulan taç yaprakları, uzaktaki ağaçlar, kâğıt fener ve saçaktaki rüzgâr çanı hep aynı havanın içinde duruyor. Çayırdan bir esinti geçtiğinde sırayla her birine vardığını görebilirsin: önce otların üstünde rüzgâr yönünde ilerleyen uzun bir eğilme dalgası, sonra taç yapraklarını tek tek değil, küçük öbekler hâlinde bırakan sakura, en son da hafifçe titreyen rüzgâr çanı.
Bir de iki küçük girdap var, düzlükte dolaşıyorlar. Her biri yarım dakika kadar yaşıyor: toplanıyor, rüzgârla sürükleniyor, otları kendi gezgin merkezinin çevresinde döndürüyor, sonra sönüp gidiyor; başka bir yerde yenisi başlıyor. Çoğu kişi fark etmiyor. Bir dakika bakarsan sen edersin.
Otlar elinin nerede olduğunu da biliyor: imleci üstlerinde gezdirirsen önünde aralanıp arkasında yeniden doğruluyorlar; parmaklarını açıp çimenlerin içinden geçer gibi.
Yağmurdan sonra
Yağmur yeni dinmiş. Verandaya çıkan basamak taşları koyu ve ıslak, diplerini yosun sarmış; patikadaki küçük su birikintilerinin her biri solgun gökyüzünden bir parça tutuyor. Yakından bakınca otların üstünde su damlaları var; rüzgâr otları çevirdikçe ışığı yakalıyorlar. Taç yaprakları bile ıslak, rüzgâra biraz daha az kapılıyorlar.
Ağacın altında, düz bir taşın üstünde Sensei diz çökmüş oturuyor, yanında kâğıt bir fener. Aşağı yukarı beş saniyede bir, yavaşça nefes alıyor; sen geldiğinde gözlerini açmıyor bile.
Sis ve ilk ışık
Son katman hava. Bir Japon manzarasının çoğu, tam olarak göremediğin şeylerdir: arka arkaya maviye çalarak solan sırtlar, aralarındaki siste dikilen sedirler, uzak bir yamaçta sise yarı gömülmüş bir pagoda, daha kararını vermemiş bir sabah ışığı. Bu yüzden çayır, ince bir bulutun ardındaki alçak bir şafak ışığında duruyor; sis de yakın uzak, oradaki her şeyin ortak malı.
İlk ekranı geçip aşağı indiğinde o sisin içine yürüyorsun, ta ki sis her yeri örtene dek; sen okurken sayfa onun üstünde duruyor. Sis örttüğü sürece çayır kendi hâline bırakılıyor: kimsenin göremediği hiçbir şey çizilmiyor, böylece telefonun da biraz soluklanıyor. Sayfanın en sonunda sis yeniden inceliyor ve vadiye bakan torii’ye varıyorsun.
Yanık bırakılmış bir lamba
Karanlık modda aynı yer, ay ışığında. Taş fener yanıyor, evin kâğıt kapıları içeriden parlıyor, otların arasından ateşböcekleri yükseliyor ve her ışığın çevresinde sisten yumuşak bir hale var. Eve geç dönecek biri varmış gibi, evde bir lamba hep yanık kalıyor.
Neden bu kadar uğraştık
Bir web sitesi bir logo ve bir e-posta adresinden ibaret de olabilirdi. Ama biz günün belli saatleri için küçük şeyler yapıyoruz ve bizden gördüğün ilk şeyin de kendine ait bir saati olsun istedik.
Bir yer senden bir şey istemez. Bir dakika öylece durmana izin verir.
Uygulamalarımızın da aşağı yukarı böyle hissettirmesini umuyoruz.